Kıbrıs’ta bahar her daim şiirimsi olur. Nitekim, etraf yeşillenir, çiçekler açar, kuşlar ötmeye başlar ve aklıma birden Orhan Veli’nin şu şiiri gelir:

Beni bu güzel havalar mahvetti,
Böyle havada istifa ettim
Evkaftaki memuriyetimden.
Tütüne böyle havada alıştım,
Böyle havada aşık oldum;
Eve ekmekle tuz götürmeyi
Böyle havalarda unuttum;
Şiir yazma hastalığım
Hep böyle havalarda nüksetti;
Beni bu güzel havalar mahvetti.

Tabii aynı zamanda, gündüz yakan güneşi, gece üşüten soğuğu ve beklenmedik bahar yağmurlarıyla hayatta her olasılığa hazırlıklı olmanız gerektiğini hatırlatan bir zaman dilimidir de aynı zamanda. Geçtiğimiz Cuma günü bu düşüncelerle Mağusa’dan Akamas’a, Kıbrıs’ın en güney-batı bölgesine doğru yola çıktım. Çünkü, mart ayının son günüydü, ve bu mevsimin keyfine varabilmek için uygun bir zamandı ancak aynı zamanda hava durumunda yağmur vardı. Bu durum, risk ve heyecanı beraberinde getiriyordu elbette.  map.png

Mağusa’dan, Akamas yarımadasının başlangıcı olan Afrodit hamamlarına kadar olan rotamı yukarıdaki haritada daha net görebilirsiniz. 183 kilometre haliyle pek yaptığımız bir yol değil Kıbrıs’da. Mesafe uzun, hele bir Kıbrıslı için dayanılmaz, ne de olsa günlük yaşamımızdaki mesafeler oldukça kısa. Lakin, güzel Kıbrıs’ımı keşfetme isteği ve baharın cazibesi birleşince mesafeler anlamını yitiriyor. Bunun yanına, birde Almanya’dan gezmeye gelen arkadaşlarımızdan Akamas yarımadasına gitme önerisi gelince, bize yollar görünmüş oldu. Peki Akamas’ın özelliği nedir?

Akamas, haritadan görüldüğü üzere, Kıbrıs’ın en güney-batısında bulunan, bakir doğası ve dağlarıyla ünlü bir yarımadadır. Yeşil doğası, özel bitki örtüsü ve hayvanlarıyla çok özel bir bölge olan Akamas’a araba girişi pek mümkün değil. Poli köyünden sonra bulunan Afrodit hamamlarında asfalt yol bitiyor. Burasının devamında yürüyüş yapabileceğiniz bir yol bulunmakta. Bu kısa bilgilendirici girişten sonra gezimize geri dönelim.

İki Alman ve bir Kıbrıslı Rum arkadaşımla gittiğim bu bölgeden fazlasıyla etkilendiğimi söylemeliyim.  Enteresan hisler uyandırdı bende bu bölge. Çünkü herhalde, Kıbrıs içerisinde gidip gidebileceğim en ücra ve merkeze en uzak nokta olmasından kaynaklanıyordu bu garip hissiyatlar.

Hep derim ben kendi kendime, Kıbrıs aslında hikayelerle dolu, gözüktüğünden de kocaman, içinde bir çok şey barındıran müthiş bir yerdir. İşte, bu gezi bu söylemimle yüzleşmeme fırsatı tanıdı. Kafamdaki Kıbrıs algısıyla, gördüğümü boyuna karşılaştırıyordum gün içerisinde. Dağları, insanları, yolları ve sokakları aynı benim ada’m gibi tütüyordu, ama aynı zamanda bir başka yerdi burası. Nasıl desem, güneye geçtiğim de hissettiklerimin bir kaç doz fazlasıydı aslında buradaki hislerim. Sanki yabancı bir yere gitmişim gibi, hep kuzeyle mukayese eder haldeydi zihnim gördüğüm mekanları. Tarif etmesi zorda olsa bu yazıda bunun bir denemesini yapmaktır amacım.

Zorlu bir geceden sonra,  Poli kamp yerinde, gözlerimizi açtık berrak bir sabaha. Efgalipto ağaçlarının kapladığı kamp alanına, taşlık bir sahil eşlik ediyordu. Akabinde heybetli Trodos dağları günaydın diyordu adeta. Yine o garip duygu içimdeydi, tanıdıktı buralar, Kıbrıs’dan bir parça, havası suyu aynı ama bir o kadarda yabancı. Burada, kampçılar için bir parantez açalım, Polis camping site diye geçen alan köyün sahilinde bulunuyor. Tam teşekküllü, tuvaleti banyosu olan kafeteryası olan iyi düşünülmüş bir tesis. Kaldığınız gece sayısına göre, çadır başına 2, 2.50 euro ve kişi başına 1, 1.50 euro civarı bir ücret var aldıkları, ki bence sağladıkları hizmete bakacak olursak gayet makul.

Sahildeki, kısa bir sabah yürüyüşünden sonra, bölgeyi keşfetmek üzere Afrodit hamamlarına doğru yola çıktık. Bulunduğumuz bölgeden sadece  5 kilometre uzaklıktaydı. Saat henüz dokuz sıralarındaydı ki, bir fırın bulup durduk karnımızı doyurmak için. Poli’den çıkmadan denk geldiğimiz bu fırın, insan manzaralarını, davranışları ve halleri incelemek için güzel bir durak oldu. Hellimlim ve kahvemle hemen oturdum girişin yanına. Kulak veriyordum konuşulanlara, lakin halen Rumcam fazlasıyla yetersizdi anlamak için söylenenleri.

Daha sonra, Afrodit hamamlarına doğru devam ettik. Çok gitmeden, arabaların gidebileceği son noktaya ulaştık. Bundan ötesi geniş ama toprak olan yürüyüş parkuru idi. Çantaları aldığımız gibi başladık yürümeye. Heycanlıydım, çünkü hoş bir kalabalık vardı ve hava güneşliydi. O hafta sonu, hava tahminleri hep yağmur gösteriyordu. Şansımız yerindeydi ki, yürüyüşümüzü yapacağımız sırada hava günlük güneşlikti.

20170401_165826.jpg

Kıbrısımın karakterinin bir parçası olan harup ve zeytin ağaçları karşıladı bizi başlangıç noktasında. Arkasında, gezgincilerin konakladığı birkaç karavan ve masmavi bir deniz ile heybetli dağların uzandığı körfez manzarası heyecanımızı daha da arttırmıştı. Bir yandan bu manzara, öte yandan yolda karşılaştığımız her yerden ve her yaştan bin bir çeşit insanla bu yürüyüşü yapmak kesinlikle bir ayrıcalıktı. Çok geçmeden bir zil sesi kulaklarıma gelmeye başladı. Bu, Kıbrıs’a özgü dağ keçisi muflon’dan başkası değildi.

20170401_165820.jpg

20170401_164112.jpg

Renklerin her tonu, kuşların cıvıltısı, muflonların varlığı ve bölgenin temiz havası gerçek anlamda bir bahar coşkusu yaratmıştı yüreklerimizde. Yol, sanki hiç bitmeyecekmiş gibi uzun, deniz ise biraz aşağımızda kayalıklara nazaran uzanıyordu. Bir diğer tabirle, yolun sol tarafı dağlık iken, sağ tarafı ise uçurumdu. Öte yandan, ister istemez Karpaz ve kuzeyle karşılaştırıyordum kafamda bu yeni keşfettiğim yerleri. Bir yandan kalbim bu karşılaştırmanın yanlış olduğunu, her yerin güzelliğinin kendine özgü olduğunu söylüyordu ama içimdeki bu karşılaştırmayı durduramıyordum.

20170401_140833.jpg

Çok geçmeden, denize dahada yaklaşmak istedik ve dar patikalardan aşağıya doğru indik. Ve karşılaştığımız manzara şöyle bir şey oldu 🙂

20170401_155547.jpg

20170401_155339.jpg

Bu arada, biz yağmur beklerken güneş yaktıkça yakıyordu bedenimizi. Kısa bir soluklanış sonrasında, aynı patikadan geri çıktık ana yola. Ünlü Blue lagoon’a ulaşmak istiyorduk ama, hissedilen yorgunluk ve tatmin arabaya geri dönüş vaktinin geldiğini gösteriyordu.

20170401_142415.jpg20170401_145315.jpg20170401_154130.jpg

20170401_141650.jpg20170401_145303.jpg

 

Elbette bu kadar gezintiden, yürüdükten sonra ne olur? Mide zil çalar 🙂

Arabaya vardıktan sonra, yine dağların arasındaki bol virajlı ve yokuşlu yolların içinden Baf’a doğru yola çıktık. Yol boyunca, küçük köyler eşlik ediyordu bizlere. Yakalayabildiklerimin isimlerini okumaya çalışıyordum ki, çok geçmeden anlamıştım Arodez, Tera isimlerini görünce, buralardaki köylerin bir çoğunun eski  Türk köyü olduğunu. İnsan ne yapar, neyle uğraşır bu dağların içinde diye bir düşünceyle ve olabilecek kazanç imkanlarını aklıma getirme çabası ve frekansları algılayamayan bir radyoyla Baf’a yaklaşık bir saat yolculuktan sonra ulaştık.

Arkadaşım, Rita’nın tavsiyesi ile kendimizi Kings Avenue mall’da bulduk. Ben tabi durur muyum, başladım dört döneyim acaba ne yesem diye. Gel gelelim, En sonunda hamburgerde karar kılıp, tüm günün keyfiyle oturdum masama.

Ertesi gün, erken kalkılması gerekiyordu çünkü ne de olsa çok uzun bir yolumuz vardı. Tabelalarda gördüğüm Nicosia ‘164 km’ yazısı beni ürkütmeye yetmişti bile :)))

Bu geziye, bir risk alarak yağmura rağmen çıkmıştık. Günün sonunda yağmur hep biz yoldayken yağdı, ancak keşfederken güneş açtı. Bu hafta sonunun düşündürdüğü şeylerden bir tanesi de insanın hayatta risk alması gerektiğidir. Bir şeyleri başarabilmek, yeni şeyler denemek ve öğrenmek için, yarattığımız o konforlu alanlardan çıkıp risk almalıyız. Ne demişler? ‘ Bazen risk almamak, risk almaktan daha risklidir’ .

Güzelyurt, Lefke, Yeşilırmak, Pirgo ve Pomos üzerinden ulaştığımız gezi bölgemizden  bu kez Baf, Limasol ve Larnaka üstünden giden otoban vasıtasıyla ayrılacaktık. Bu ise, Kuzey sahillerini ve Mağusa bölgesini çıkartırsak, neredeyse bir Kıbrıs turu anlamına geliyordu.

Dönüş’te Limasolda bir mola verdik. Ne de olsa 164 km molasız gidilecek gibi değildi. Günlerden pazardı ve Limasol sahilinde bol cıvıltılı bir kalabalık bekliyordu bizi.

limasol.jpg

Kısa bir keşif yürüyüşünden sonra, bu manzaraya karşı bir soluklandık. Gemiler sıra bekliyor olmalıydılar, limana girmek için.

Sabah 10 sıralarında ayrıldığımız Baf’tan, Lefkoşa’ya vardığımızda saatlerimiz 2 civarını gösteriyordu. Tabii, arada 45 dakikalık bir Limasol molası olduğunu unutmamak lazım. Ne yalan söyleyeyim, Lefkoşa’ya yaklaştığımızda dağdaki bayrağı görmek garip bir biçimde eve geri döndüm hissiyatı vermişti. Sonuçta, sürekli gördüğümüz alışkın olduğumuz bir objedir kendileri.

Kıbrıs’a dair yeni yerler keşfetmenin, memleketime dair olan algımın ve fikrimin zenginleşmesinin verdiği huzurla derin bir uyku çektim o gece. Yolların gözümüzde büyüttüğümüz kadar uzun ve büyük olmadığını çok rahat bir şekilde söyleyebilirim bu geziden sonra. Bir iki saatlik mesafelerde böylesine farklılıklar ve güzellikler varken, adeta bir kapalı devre psikolojisi içerisinde kendimizi klasik rotalara hapsetmemeliyiz. Anlamsız gündemlerin, içine bizi girdap gibi çeken hayat gailelerinin ve klasik ezberlerin ötesine geçip bir an için soluklan malı ve nerede yaşadığımıza bir bakmalıyız. Hakikaten şu güzel Kıbrıs’ımızı tanıyor muyuz?.

‘Bakmak ile görmek arasında fark vardır’ diye bir deyiş vardır çok sevdiğim. Sıkıldıysak rutinlerden, monotonluktan, pazartesilerden ve hafta sonları için yaşanılan bir vaziyete bürünmüşse halet-i ruhiye, sadece bakmayıp, görmek içinde çabalamakla bir şeyleri değiştirmeye başlayabilirsiniz.

‘Seyahat ediniz, Sıhhat bulunuz’–

 

Advertisements