Deneme Yazısı: Birtakım Düşünceler

Biraz İngilizce, biraz Türkçe yazmaya çalışıyorum bu sayfa içerisinde. Bu kez türkçe bir deneme ile geldim. Okumanızdan mutluluk duyuyorum. Hoşgeldiniz. Yorum olursa okudukdan sonra çekinmeyin paylaşmaktan 🙂

Bir Pazartesi sabahı yine telefonu kurcalarken karşılaşıyorum enteresan bir etkinlikle. Hakan Çoban paylaşmış: Fas gecesi ve bir seyyahın hikayesi: İbn-i Battuta.

İki gün sonrasıydı; vakit geç, gece yarısı, Elif Şafak’ın kaleminden firarperest’i okurken düşünceden düşünceye geziniyorum. Yazar, özellikle merak ve şaşırmak üzerine enteresan ve önemli sözler ediyor kitabın ilk sayfalarında.

‘….ve kendini yabancının gözünden görmek, şaşırmak yeniden, şaşırmak bir çocuk gibi dünyanın hallerine, çeşitliliğine, güzelliklerine, acımasızlıklarına…şaşırmak ölene kadar… şaşırma kabiliyetini hiç yitirmemek..budur son tahlilde Ademoğullarına, Havvakızlarına kendilerini keşfettiren serüven…’

Nedendir bilmem, bu kelimeler bana İbn-i Battuta etkinliğini hatırlatıyor. Daha iki gün önce keşfettiğim bu insan bir 14.yüzyıl gezgini. Fas’tan yola çıkmış Mekkeye, hac görevini yerine getirmek için. Lakin malum, yol üzerinde binbir tehlike, uzun zaman sonrasında Şam üzerinden ulaşmış Mekkeye. Durmamış tabii, dönmüş dolaşmış ve Hindistan’dan Çin’e oradan Afrikanın güneyine. Şu dönem internet ve ulaşım kolaylığından dolayı seyahat daha kolay, Lakin 14.yüzyılda bu kadar yol kat etmek hakikaten müthiş bir şey. Sağolsun Rıhlet-ü İbn Battûta adında bir seyahatname yazmayı da ihmal etmemiş. Gezdiği yerlerin, o dönem nasıl olduğuna dair önemli bir eser olduğunu düşünerek alınması gereken kitaplar listesine not ettim tabi hemencecik.

Bu adamın hikayesini daha yakından öğrenebileceğim etkinlik benim üniversitemde gerçekleşecekti. Etkinliği, mezuniyete sayılı günlerin kaldığı, koca beş senenin geçtiği okulum olan Doğu Akdeniz Üniversitesinde faaliyet gösteren Faslılar topluluğu düzenliyordu. İçimden kesinlikle bu etkinliği kaçırmamam gerek dedim ve ardına gelen başka düşüncelerin eşliğinde uykuya daldım.

Lakin bu ilk değildi. Bu şehirdeki öğrencilik serüvenimde farklı kültürleri, memleketleri anlatan bir çok etkinliğe ve geceye katılmıştım. Bununla da kalmayıp Özbekistan’dan Makedonya’ya oradan Sudan’a birçok farklı ülkeden arkadaş edinme fırsatı yakaladım. İşin özünde, hikayeler değiş tokuş ettik onlarla. Yolumuzun kesiştiği şu şehirde, yeni hikayeler yazdık. Hikayenin en önemli parçası elbette, K99 grubudur ama bu başka bir yazının konusu.

Gelelim bu sayfaya ismini veren şehre. Mağusa, oldukça nev-i şahsına münhasır bir yer. Yıllarca denizcilik ve Liman ekseninde büyümüş. Mesela,  Buğday Camisi yada diğer adıyla St. Peter ve St.Paul kilisesi, Simone Nostrano  adlı Suriyeli tüccarın yaptığı tek bir seferden elde ettiği kazançla yapılmış. Şimdi ise Limanın etkinliği varla yok arasında gidip geliyor. Günümüzde adeta açık hava müzesi tadında olan  Mağusa kalesi sokaklarında yürürken düşünceden düşünceye sürüklenmemek mümkün değil. Çünkü, her taşın başka bir hikayesi var bu şehirde. Daha sonra Mağusa, turizm alanında bulmuş kendini yirminci yüzyılın ikinci yarısından sonra. Upuzun uzanan altın kumsalların yanı başına oteller dikilmiş, eğlence yerleri açılmış. Başlamış bir altın çağ, günümüzün kapalı Maraş bölgesinde. Savaş’tan  beridir neredeyse kırk iki senedir askeri bölge Maraş. Kimse giremiyor.

17991916_10211228274275651_4634686095755327181_n

1990’lardan itibaren, şehir üniversite etrafında büyümeye başlıyor. Resmi rakamlara göre şu an yüz civarı ülkeden öğrenci var güzel Mağusamızda. Velakin, plansızlık ve eğitimi ticarete dönüştürme durumlarından dolayı genelde kötü anılsa da, üniversiteler aslında birer nimet. En başta orda okuyan öğrenciler için. Dünyanın her yerinden gelen öğrenci mozaiği sonsuz öğrenme fırsatları sunuyor kişiye, özellikle sınıf dışında. Madolyon’un diğer ucunda ise, mezun olduktan sonra dünyanın çeşitli köşelerinde yer alan evlerine geri döndüklerinde, kalplerinde Mağusa’yı taşıyan insanların varlığını bilmek ayrı bir his. Bu aralar bolca söylediğim gibi, yapacak çok iş var bu ülkede. Toplum olarak kendimizi çok küçümsüyoruz, ama vazgeçmeliyiz bundan. Biraz uzaklaşmak ve farklı açıdan bakmaya deneyerek başlamak en iyisi belki de. Bir de görmek istediğimiz değişimin ilk uygulayıcısı olarak.

Bu ara bolca aklıma geliyor bu beş sene içinde olup bitenler. Liseden nasıl çıktık, üniversiteyi bitirirken durum ne? hey ki hey.

Hayal Tiyatrosu mesela, yaptığımız güzel şeylerden birtanesiydi. Çok kültürlü ve çok dilli bir tiyatro ekibi. Ne keyifliydi ama. Ya da K99 grubuyla keşfettiğim kampçılık ve dağ yürüyüşleri. Maraş-Der vesilesiyle tanışdığımız kocaman yüreklerle yapmaya çalıştığımız yığınca değerli şey.

Bugünlerde bahar gelmiş, ortalık cıvıl cıvıl. Mezuniyet ayı olan Haziran’a doğru yokuş aşağı koşuyoruz. Biraz klişe olacak ama, Elbette her son yeni bir başlangıçtır. Kep atılacak, diploma alınacak. Sonra hayatımın en büyük zevklerinden Mısırix ile bir yaz sezonu geçecek.

Arkasına Eylül geldiğinde yönümüz nereye olacak? Elbette belli niyetlerimiz var, ama henüz kesin birşey yok. Herşey kısmet der eskiler. Bu kısa denemeyi yine Elif Şafak’tan bir alıntıyla bitirmek istiyorum;

‘…İnsan ki eşrefi mahlukattır, içindeki semavi özü keşfetmekle yükümlüdür. Çıkacaksın yollara, kendine doğru git gidebildiğin kadar. Keşif boynumuzun borcudur. Kendimizi keşfetmek, aşkı keşfetmek, dünyayı keşfetmek, ötekini keşfetmek…’

Advertisements

2 comments

  1. Yazını genel olarak beğendim çok güzel noktalara değinmişsin ilk defa okudum ama bundan sonra takip edeceğim yazılarını. Kalemine sağlık.

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s